12 Kasım 2016 Cumartesi

Ali Benjamin - Hayalet Kalp

Günde 12 saat ders çalışırken pek mümkün olmuyor kitap okumak. Ekim'de bütün çalışmalarımı boşverip bol bol kitap okumuştum. Bunlardan biri de Hayalet Kalp. Kötü zamanımda inanılmaz iyi gelmişti bana.

Okuyan herkes çok olumlu yorumlar yaptı. Aksinin de mümkün olduğunu düşünmüyorum zaten. Herkes kendinden bir şeyler bulabilir 12 yaşındaki Suzanne'in içinde. Bazı şeylerin durup dururken gerçekleştiğini kabul etmeyip kendini büyük bir maceraya atma cesaretini gösteriyor. Gerçekten büyük planlar yapıyor. Yaşadığı kaybı anlamlandırmaya çalışıyor. Tam da bu kısmında ben kendimden bir şeyler buldum zaten. Sayfalar nasıl geçti anlamadım.

Kitabın ana karakteri Susanne bir ortaokul öğrencisi. Sıkıntılı ortaokul yıllarını çok gerçekçi bir şekilde anlatmış yazar. Okurken ben sıkıntıya girdim çoğu zaman ve hiç mi hiç özlemediğimi fark ettim :)

Bilimi sevdiren bir kitap ayrıca. Başlarken bu konuda tereddütlüydüm. Bilim ve fenle aram hiç iyi değildir çünkü. Ama o kısımları bile heyecanla okudum. Bilmediğim ne kadar fazla şey varmış. Bize de böyle dersler verselerdi, çok daha farklı yaklaşabilirdik bilime, biz de sevebilirdik. Bu konuda daha fazla araştırma yapacağıma söz verdim kendime. Aslında hiç de sıkıcı değilmiş. Deniz anaları, yıldızlar, hayvanlar alemi... Bilmediğimiz ne çok şey var!

İnsana yeni ilgi alanları kazandıran kitaptan daha güzel bir şey olur mu hiç? Hayata bakış açısını değiştiren, sarsan. Keşke sürekli böyle kitaplar okuyabilsem.


Güzeldi, biraz umutsuzluğa kapıldığınız ya da zor zamanlar geçirdiğinizde sığınak olabilir size. Benden tavsiye :)



                                             - Alıntılar - 


Böylece bir şeyin ayırdına vardım: Herkesin öyküsü başından sonuna kadar farklıdır. Bir süreliğine ikisi birmiş gibi gözükse bile kimsenin öyküsü aslında kimseninkiyle birlikte gitmez. 

...ama insanlar yeni bir başlangıçla, kati bir bitiş arasındaki farkı her zaman anlayamazlar.

Çünkü bir şeyi gerçekten düzeltme şansı insanın karşısına çok az çıkar. Karşınıza böyle bir fırsat çıktığında da fazla düşünemezsiniz.Ne kadar çatlakça görünse de o fırsatı yakalayıp var gücünüzle tutmanız gerekir.

İnsanlar konuşmasalardı, kendi yaşamlarının sesini daha iyi duyabilirlerdi. İnsanlar konuşmasalardı, bir şey söylediklerinde, söylemeyi seçtikleri şeyler önem kazanırdı. 


''Acaba...nasıl veda edilir?''
''Aslında sihirli sözcükler yoktur, sevdiğin birine veda etmenin tek bir doğru yolu yokotur ama en önemlisi, veda ettiğin kişiden bir parçayı içinde taşımandır.''

...önemsediğimiz insanlarla zaman geçirmek bize verilmiş bir armağandır. Eksik kalsa da. Birlikte geçirdiğimiz süre, bizim umduğumuz biçimde veya umduğumuz zamanda sonlanmasa da. Hatta terk edilsek bile. 

...bir kimsenin yokluğu, varlığından bile çok yer kaplayabilir.

Dünyada korkulacak öyle çok şey var ki: denizanası çiçeklenmesi, altıncı kitlesel yok oluş, ortaokul dansı. Ama belki de korkmaya bir son verebiliriz. Belki kendimizi bir toz zerresi gibi hissedeceğimize, yeryüzündeki tüm yaratıkların yıldız tozundan yapıldığını anımsayabiliriz.

Yani bir insan, özellikle de bunca şeyden sonra nasıl yeniden başlayabilirdi ki? 




devamını oku

23 Eylül 2016 Cuma

Franz Kafka - Dönüşüm

''Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.''


Edebiyatın en ünlü giriş cümlelerinden biriyle başlayan Franz Kafka'nın uzun öyküsü 'Dönüşüm' ile ilgili şimdiye kadar o kadar çok konuşuldu ki... Bilmem aynı şeyleri söyleyip durmanın gereği var mı ama bir Kafka aşığı olarak ben de yorumlamak istedim bu kitabı.

Ben bu öyküyü Arka Kapak dergisinin Temmuz sayısıyla birlikte almıştım. Araya bir sürü kitap girince uzadıkça uzadı, yeni bitirdim. Dergiyle beraber okumak çok iyi oldu. Bakış açım daha bir genişlemişti okumadan önce. Dönüşüm'ü, Ahmet Cemal'in çevirisiyle birlikte Can Yayınları'ndan almayı tercih ettim. Tavsiye ederim, çeviri gerçekten hoşuma gitti.

Kitabın sonunda Franz Kafka'nın mektupları da var. Dönüşüm'den bahsettiği mektuplar... Çok net bir şekilde anlaşılıyor bu öyküyü yazarken içinde olduğu ruh hali.

Giriş cümlesinden de anlaşıldığı gibi yazar daha ilk sayfadan sizi öykünün içine çekiyor. Franz Kafka'nın üslubu bu eserde en üst seviyeye ulaşıyor. Gerçekten o kadar akıcı, her bir cümle üzerinde o kadar çalışılmış ki. Zaten iyice tartmadan hiçbir cümle yazmayan bir yazar o.


Arka Kapak dergisinde Dönüşüm'ü ve Kafka'yı daha iyi anlamak için Theodor Adorno'nun bir sözü kullanılmış. Ünlü bir eleştirmen bunu Kafka'yı anlama noktasında kullanmış daha doğrusu.

''Bu dünyanın, insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür.''

İşte bu uzun öykü, tek bir kelimeyle böyle özetlenebilir. Çünkü anlatılan Gregor Samsa'nın böceğe dönüşmesindeki gariplik değil, bundan sonra ailenin normal bir yaşantıya devam etmeye çalışması.

Çok tuhaf bir deneyim oldu Dönüşüm'ü okumak benim için. Ve Theodor Adorno'nun sözüyle tamamen anlam kazandı. Mutlaka ikinci defa okunacak kitaplar listeme ekledim.

Kafka'yı tanımaya, anlamlandırmaya çalışmayı bu günlerde hobi edindim kendime. Her kitabını okumaya çalışıyorum, oturup düşünüyorum. En yakından tanıdığım yazarlar arasına girdi, çok ayrı bir yeri var bende.

Daha fazla bir şey söyleyip okumayanların heyecanını söndürmek istemem. Kafka'yı tanımak isteyenler Dönüşüm ile başlayabilirler. Zaten daha sonra tekrardan okumak isteyeceksiniz.

Yazıyı yayınlayıp YGS çalışmalarıma geri dönüyorum. Dönüşüm'ü hatırlamak güzel bir mola oldu benim için. Sevgiler :)




devamını oku

26 Ağustos 2016 Cuma

Kan Kırmızı Yol - Moira Young

Macera okumayı sevenlere gelsin bu yazım :) Ben de hastasıyım.



Kırmızı cildine ve kapağına vurulup aldığım bir kitaptı Kan Kırmızı Yol. 

Kırmızı deyince olay bitiyor benim için :)

İtiraf etmem gerekirse okuyalı çok uzun zaman oldu. Hatta ikinci kitabı Asi Yürek'in çıktığını gördüğümde ''Aaa bloğuma yazısını yazayım da ikincisi okunmadan aradan çıksın'' demiştim kendi kendime. İkincisi bile eskidi :)

Olsun. Ben yeni okumuş gibi yorumlamaya başlıyorum. Zaten tekrar okumak istediğim kitaplardandır kendisi. 

Arka Kapak:

Saba kum fırtınaları tarafından harap edilmiş çorak bir diyarda yaşamaktadır. Çok sevdiği ikizi Lugh kaçırılınca gözü pek Jack ve Özgür Şahinler'le birlik olup Lugh'u aramaya koyulur.

İkizi Lugh'u bulmak için pek çok güçlükle savaşmak durumunda kalan genç kız, zekası ve iradesiyle tüm zorlukların üstesinden gelmeye, düşmanlarını yenmeye çalışır. Üstelik bu süreçte hem mücadelelerinde yenilmez biri olduğunu hem de aşkı ve dostluğu keşfeder.

Güçlü kadınların olduğu romanları seviyorum. Kapağı da zaten bu mesajı fazlasıyla veriyor. Baktıkça heyecanlandırıyor insanı. Çok başarılı.

İçeriğine gelecek olursam, bir film sahnesi gibi çok rahat canlandırdım sahneleri gözümün önünde. Bir sonraki sayfada ne olacak tahmin etmek mümkün değil. Öyle olunca da elinden düşmüyor insanın. Hani bir an önce bitsin, yok hiç bitmesin dediğimiz kitaplar var ya.. Tam olarak öyle bir his uyandırdı bende.

Çölün içinde, bol kum fırtınası ve heyecan barındıran, alışılmışın dışında bir macera kitabı okumak isteyenlere şiddetle tavsiye ederim. Kitabımızın kahramanı Saba'yı en sevdiğim kitap karakterleri arasına koydum bile. 

Aslında bu kitabı herkes okusun istiyorum *-* 

Eksiklikler var mıydı? Evet, kitapta bir boşluk hissettim. Sanki dili birazcık daha kuvvetli olsa efsane bir roman olacak. Üzerinde biraz çalışma yapılabilirdi diye düşünmedim değil. Belki yazar ikinci kitabında bu eksikliği kapatmıştır ve dolu dolu bir kitap sunmuştur bize? Okumak için sabırsızlanıyorum.

Bu roman Saba adlı bir kızın ağzından anlatılıyordu. Asi Yürek ise Jack'in ağzından olacak. 

Fazlaca ayrıntıya girmeden ufak bir alıntıyla bitireyim diyorum :)

Gözlerini dikip bana bakıyor, yüzünde komik bir ifade var. ''Seni gülümserken ilk defa gördüm.'' diyor.

Ona sert sert bakıyorum. ''Ne demek istiyorsun? Ben hep gülümserim.'' diyorum.

''Hayır, gülümsemezsin.'' diyerek lafa karışıyor Emmi. ''Lugh civardayken gülümserdin, ama gittiğinden beri, hep huysuz ve korkunçsun!''

''Tamam,'' diyorum. ''Bu yeterli''






devamını oku

5 Ağustos 2016 Cuma

Sadece Aptallar 8 Saat Uyur

Gece yazdım bu yazıyı ama yayınlayamadan uyudum.  Günaydın diyeyim o zaman :) Siz yine de gece gibi okuyun :)

Bu kitap beni geri dönülemez biçimde etkilemese gece vakti buraya gelip yazı yazmaya girişmezdim. Geceleri zihnimin kapalı olduğunu düşünürdüm hep. Ama bütün insanlar uyuduktan sonra, sabah herkese bedava ve eşit şekilde dağıtılan o enerjinin serbest kalıp uyanık insanlar arasında paylaştırıldığını nereden bilebilirdim? Evet, gece açığa çıkan o müthiş enerjiden faydalanarak yazıyorum bu satırları. Zihnim apaçık! :)





Kitabın basım yılı 2006. Muhtemelen bilmeyen de yoktur. Okumayan çok az kişi kalmıştır benim gibi. Ama benim anca okuyabilme fırsatım oldu. Sıcağı sıcağına gelip yazmak istedim. Sonra hep erteliyorum çünkü.
Yazar çok basit bir hesapla çıkıyor aslında karşımıza. 60 yaşına kadar yaşayan bir insan günde 8 saat uyursa 20 yılını uykuda geçiriyor. 20 yıl... Bu insanları aptal diye adlandırmak da gayet normal geliyor kulağa. Güneşin doğuşunu görmeyen doğadaki tek canlı...

Beni ürküttü bu zaman hesabı. Daha kitabın başında farkına vardım, bu kitabın kapağını kapattıktan sonra eskisi gibi yaşayamayacağımı. Otlar, böcekler, hayvanlar, kısacası tüm doğa uyanırken neden insanların bu kadar tembel şekilde yaşadığını düşünmeden geçirebilir miyim zamanımı artık? Dün gece saat tam bir de yatıp sabah beşte kalktım. Üstelik kitap bunu yavaş yavaş yapmamızı söylemesine rağmen benim zihnim sanki kodlanmıştı beşte uyanmaya. Eh, öyle olunca da upuzun bir gün yaşadım.

Uykulu da değilim. Hayallerimin beni uyanık tutmasını sağlıyorum çünkü. Biliyorum, biliyorum. Hemen olmaz bu iş. Ama yavaş yavaş azaltacağım uyku saatlerimi. Her zaman aklımdaydı bu zaten.

Az uyuyan insanlar akıllı olmaz.
Akıllı insan az uyur diyor Erdal Demirkıran.

Ama öyle az uyumak da yetmiyor. Büyük düşüneceksin. Seni uyutmayan bir hayalin olacak. Edison gibi, Einstein, Dostoyevski, Da Vinci gibi. Az uyuyup hiçbir şey yapmadan geçirirsen günlerini, karıncadan farkın kalmaz.

Erken uyandığımızda günün ne kadar uzun geçtiğini hatırlatıyor bize yazar hafiften. Gerçekten öyle değil mi? Uyuyarak yaşayacak vaktimizden çalıyoruz ve farkında bile olmuyoruz. Oysa ki ömrümüzü yastıkta geçirecek vaktimiz yok bizim.

Ömrünü uzatmak isteyenlere hitap ediyor bu kitap.

Erdal Demirkıran'ın kitaplarını okursanız, bir daha asla küçük düşünemezmişsiniz.

Ama hiç küçük düşünmeyen bir insan olarak okudum ben bu kitabı.

Aslında insanların nasıl 4 saat uyuyabileceklerini yavaş yavaş anlatıyor yazar.

Hatta aramızda kalsın, bunun formulünü bile veriyor bize.  Çizelge bile hazırlıyor.

Merak ettiğiniz bütün cevaplar bu kitapta var.
devamını oku

2 Ağustos 2016 Salı

Kore'deki Katı Çatımdan Sesleniyorum

Uzun zamandır buralara hiç uğrayamadım.

Sınavım geçti, puanı bekleme dönemine girdim. Puanım tam bir hayal kırıklığı olunca bol bol kitap aldım ve resmen inzivaya çekildim.

Yorulmuşum, hissettiğimden çok daha fazla hem de. Ben de bol bol ruhumu dinlendirdim. Evet yazamadım ama, çok fazla okudum.

Hepsini teker teker buraya işlemeye geldim sonunda.

Tekrar merhabalar :)

En son okuduğum kitaptan başlayayım dedim.



Kore'deki Katı Çatımdan Sesleniyorum, uzun zamandır beklediğim bir kitaptı. Çıktığı gibi aldım.

Kapağı pembe olmasaydı - en azından kırmızı falan olsaydı- dört dörtlük olacaktı!

Pembe kitaplarla dolaşmaktan hiç hoşlanmıyorum :)

Didem Duygu Demir, İnstagramda severek takip ettiğim biriydi. Erkek arkadaşı DongHo'yla olan fotoğraflarını, gezilerini görmek hoşuma gidiyordu.

Nasıl tanıştıkları, Kore'ye nasıl gittiği büyük bir merak konusuydu.

Yazarımız bu kitabında ondan önceki bir kalp acısını, toz pembe dünyasından nasıl hayatın gerçeklerine adım attığını, yaşadığı üzücü olayları ve sonra bu çekik gözlü adamla karşılaşmalarını anlatıyor.

Beklediğimden çok farklıydı hikayesi. Kore'deki yaşantısıyla, hatta oraya nasıl gittiğiyle ilgili bir şeyler bekliyordum. Hiç öyle olmadı. Hikayesinin Türkiye ayağını anlatıyor aslında. Sonunda da devamının geleceğini belirtiyor. Merakla bekliyorum!

Sanki karşılıklı oturduk da, o bana yaşadıklarını birer birer anlattı. Okurken öyle hissettim. Okuyucu değil de dinleyiciydim sanki. Bol bol dertleştik ve sonunda ben çok değerli bir insan kazandım.

Düşündüğümden ne kadar farklı biriymiş. Görünenle gerçekte olan arasında dağlar kadar fark varmış.

Bazı bölümlerde kendimi gördüm adeta. Sevdiği adamın karşısında nasıl yemek yiyeceğini, ya da onun ayakkabılarını nasıl çıkarıp içeri gireceğini kafasına öyle bir takıyor ki, sadece ben değilmişim diyorum. Ufak gibi görünüyor ama çok büyük sıkıntılar bunlar!

Çok fazla ayrıntıya girmeyi istemiyorum. Okunması gereken bir kitap ama. Erkek arkadaşı DongHo'yu da yakından tanıma fırsatı buldum. Ona bazen çok sinirlendim, bazen de ''Dünyada onun gibi başka bir erkek var mıdır acaba?'' diye düşündüm. Gülümsetti beni.

Çok çok ufak bir eleştirim de var. Kitaplarda konuşma diliyle kurulan cümleleri pek sevemiyorum. Değerini azaltıyor. Buna keşke biraz dikkat edilse. Devam etme enerjimi alıyor götürüyor öyle kelimeler, cümleler. Evet cana yakın bir kitap ama, sonuçta bu bir 'kitap' :)

Öyle işte...

Ah bir de.. Kitap ciltli olduğu için üzerindeki kapağı çıkarıp okuyordum. O kapağın içine misafir çocuğu tarafından özenle resim yapılınca (hem de boş yer kalmadan) saatlerce kendime gelemedim. Kitabıma bir çizik atmaya kıyamayan ben... Oturup ağlayasım gelmedi değil. Neyse ki kitabı yerleştirdikten sonra belli olmuyor.

Birkaç alıntı bırakmadan bu yazıyı bitirirsem olmaz şimdi :)

Toparlanmak öyle zor olur ki... Kolun bilekten değil,omuzdan kırıktır sanki. Heves seni terk ederken, hüzün kurulur yanı başına. Şimdi kim kalkacak da, yarısını aştığın o yolu en başından tekrar yürümeye başlayacak?

                                                     ...

Bugün yaşamak için bir sebep arıyorsan, cevabın gerçekleşmesini beklediğin hayallerin değil midir?

                                                   ...

Gerçekler beni çok korkutuyor. Dünya dönmeye, nehirler kurumaya ve insanlar yan çizmeye devam ediyor...

                                                     ...

Cesaret yeleğini giyersen üzerine, az yarayla kurtulursun. Ama ne yazık ki hayattaki en zor işlerden biri de insanın kendine karşı cesur olmasıdır.







devamını oku

24 Haziran 2016 Cuma

Mim / Gözümü Korkutan Kitaplar





Severek takip ettiğim Ne Okudum Ne İzledim bloğunun sahibi sevgili Serhat beni mimlemiş. Burada kendi kendime at koşturmadığımı, yalnız olmadığımı hatırlatan en önemli insanlardan biri benim için. Bu yüzden çoooook sevindimmm :) Teşekkür ederim ... 


Benim mimimden önce buraya tıklayıp Serhat'ınkine göz atmanızı öneririm :)









1.Okuyamadığın bir kitap?

Ben okumayı öğrendiğimden beri bulduğum her şeyi okuyorum. Takvim yaprakları, tabelalar, gazeteler, ilaç reçeteleri... Aklınıza gelebilecek her saçma sapan şeyi sırf üzerinde yazılar var diye okuyordum. Bu yüzden benim okuyamadığım bir kitap yok. Elime geçen her şeyi okuyabilecek bir insanım ben. Hiç ayrım yapmam :) Yine büyük konuştum, kesin bitiremediğim kitaplar birikir şimdi :)

Şimdi aklıma geldi. Kitaplığımda duran ve okumaya yeltenmediğim 2 kitap var. Onları da hiç isteyerek almamıştım. Yalan Makinesi ve Gardiyan. 

2. Zaman olmadığı için okuyamadığın bir kitap?

YGS ve LYS sınavlarına çalışırken bile kitaplara çalışmalarımdan daha fazla zaman ayırdım. Ben de zamandan bol bir şey yok. Gelsin kitaplar okuyayım. Gün içinde değiştirip değiştirip okuyorum vallahi :)

3.Bir serinin devamı olduğu için okuyamadığın bir kitap?

Burada bir şeyi itiraf etmem gerek. Bazen satın aldığım kitapların bir serinin devamı olduğunu sonradan fark ediyorum. Ama bu beni okumaktan alıkoymuyor. O kitabı okuyorum, çok çok hoşuma giderse ilk kitabı da okuyorum. Hatta daha fazla kitap varsa devam ediyorum. Öyle de bir özelliğim var işte. O kitabı aldıysam okunacak! :) Örnek olarak V.C Andrews kitaplarını verebilirim. Her zaman seri şeklinde yazan bir yazar. Ama ben hiç öyle bakmayıp ismini gördüğüm gibi satın alıyorum kitaplarını. Mesela Yaralı Gönüller... Cennet serisinin üç kitabını o kadar alakasız bir sırayla okudum ki, yine de deli gibi sevdim. Diğer kitapları çok çok merak etsem de bir türlü almak fırsat olmadı.

4. Yeni çıkan ve okumadığın bir kitap? 

Sarai. Hiçliğin Kıyısında ve Sonsuzluğun Kıyısında'nın yazarından. Deli gibi merak ediyorum. Ne zaman alırım da okurum bilinmez. Ada serisini de okuyamadan bir tek ben kaldım sanırım. Acilen bu kitapları okumam lazım.

5. Okuduğun bir kitabı beğenmediğin için o yazardan okuyamadığın bir kitap?



Jack London'ın Demir Ökçe'sini okuduktan sonra bir daha bu yazarın kitaplarını okuyamadım. Beyaz Diş'i çok merak ediyorum ama bir türlü cesaret edemiyorum. Çok itici bir yazar benim için :)

6. Havanda olmadığın için okuyamadığın bir kitap?


Max Havelaar - Hollanda Ticaret Şirketinin Kahve Borsaları ..
Oysa ne hevesle almıştım Hollandalı yazar diye. Bu kitaba devam etmek için ne zaman o havaya girerim bilinmez. Görmek bile istemiyorum )

7. Çok büyük olduğu için okuyamadığın kitap?

Aslında büyük kitaplar okumaya bayılırım. Ne kadar büyük ne kadar kalın olursa o kadar iyidir benim için. Ama Notre Damın Kamburu'nu bir türlü okuyamadım. O kitap gözümü ciddi anlamda korkuttu ve başlayıp bitiremediğim tek kitap diyebilirim. Tekrar başlayıp kendimi zorlamayı düşünüyorum.

8. Kapağını beğenip aldığın ama kötü yorumlar okuduğun için okumadığın kitap?

Yorumlara aldırmıyorum ben kitap okurken. Hiç böyle bir şey olmadı. Zaten almışsam yeterince incelemiş ve beğenmişim demektir.

9. Okumaktan en çok çekindiğin kitap?

John Steinbeck - Gazap Üzümleri
Daha fazla söze bilmem gerek var mı :) Kafamın çok boş olduğu bir zamanda okumak istiyorum.
10. Uzun zamandır okunmayı bekleyen kitap?
Mario Mantese- Gerçekte Sen Nesin
Ama yakında ona da sıra gelecek.  En azından öyle umuyorum :)


Oh, bitti galiba. Çok zorlandım bu mimde ben.  Yine de çok keyifliydi. Neredeyse takip ettiğim bütün kitap blogları yaptığı için kimseyi mimlemeyeceğim. Ama yapmayan varsa yapsın, haber versin okuyalııım :)
devamını oku

18 Haziran 2016 Cumartesi

İyi Yazmak Üzerine - William Zinsser

Merhabalar,

Yarın LYS sınavına gireceğim , ama bugün ne yapacağımı bilemiyorum. Uzun zamandır yorumlamak istediğim bir kitabı aldım elime ben de. Çok önemsediğim bir kitap bu. 


Hayatının bir bölümünde yazı yazmak için uğraşanların mutlaka okuması gereken bir kitap İyi Yazmak Üzerine. 

İstanbul'a gittiğimde sevdiğim ve sık sık görüştüğüm bir avukatın yanına uğramıştım. Masasında bu kitabı gördüm ve hemen alıp inceledim. Yüksek lisans yapıyor bu avukat abim ve tez yazmaya çalışıyor. Üniversiteden hocası tavsiye etmiş. Ben de iyice meraklandım ve hemen satın aldım. 
Kötü yazdığımı düşünüyorum. Bu kitabın bana faydası olacağını düşündüm. 

Oldu da.

Yazar bu konuda o kadar usta ki, her satırda bunu görebiliyorsunuz. Konu başlıklarına ayırmış her şeyi. Deneme, kurgu, mizah, eleştiri... Her tür için ipuçları ve çok yararlı bilgiler bulunuyor. Bununla yetinmeyip bağlaçları, tümleçleri, noktalama işaretlerini nasıl kullanmamız gerektiğini teker teker ele almış bu kitapta. Aslında dört bölüme ayırmış kitabı. İlkeler, Metotlar, Formlar ve Tutumlar. 

Arkadaşım gördüğünde '' Buse ne okunduğunun farkında mısın zamir falan yazıyor bu kitapta'' demişti. Baya güldüm ama sonra bir ön yargı oluştu arkadaşım sağolsun.

Okurken zorlandığım ve sıkıldığım kısımlar oldu. Yine de bitirdiğimde adeta bir yazı yazma kursuna girmiş de kendimi yetiştirip çıkmış gibi hissettim. 

Yazarın üstünde durduğu en önemli şey ''Basitlik'' 

Yazılarınızı olabildiğince basitleştirin diyor. Tabii bunu benim söylediğim gibi temelsiz ve düz bir şekilde yazmıyor. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar  açıklıyor, kendi yazılarından ve başkalarının yazılarından örnekler veriyor. 

Bu kitabı alıntı yapmadan anlatabilmem mümkün değil. En hoşuma giden kısım Türkler ve İstanbul ile ilgili yazılan bir gezi yazısından yapılan alıntıydı. 

Türkiye'de iki tarz insan olduğunu fark edersiniz: taşıyanlar ve oturanlar. Hiç kimse bir Türk kadar rahat, ustaca ve halinden memnun bir şekilde oturamaz; vücudunun her bir bölgesiyle oturur; bizzat suratı oturur. Bu sanatı sanki saraylarda yaşamış sultan nesillerinden miras almıştır. Sizi kendisiyle beraber dükkanında oturmaya, ya da yarım düzine başka oturanlarla oturmaya davet etmekten daha çok hoşlandığı bir şey yoktur: kibar bir şekilde size yaşınızı, medeni durumunuzu, çocuklarınızın cinsiyetini, akrabalarınızın sayısını, nerede nasıl yaşadığınızı sorar ve sonra Lizbon, New York ya da Sheffield'da duyamayacağınız bir şekilde, diğer oturanların da yaptığı gibi boğazınızı temizlersiniz ve ortamdaki sessizliğe siz de katılırsınız. 

Evet, uzun bir alıntı oldu ama benim çok hoşuma gitmişti bu kitabın içinde Türklerle ilgili bir yazı bulmak. As bayrakları as durumu :)

Yazarımız da şöyle diyor:

''Bizzat suratı oturur'' ifadesi çok hoşuma gidiyor- üç kısa kelime ile bizi şaşırtan, çok ilginç bir fikir sunuyor. Aynı zamanda bize Türkler hakkında muazzam bilgiler veriyor. Artık Türkiye'ye gittiğime oturan insanlara dikkat etmemezlik yapamam. Çabuk bir kavrayış ile Pritchett ulusal bir özelliği yakalamış bulunuyor. Diğer ülkeler hakkında yazmanın özü budur. Önemsiz şeylerle önemli şeyleri ayrıştırın.''

Benim dikkatimi çeken diğer bir nokta ise mizah yazıları hakkında düşündükleriydi. 

'' Bazı okurların komik bulmayacağını düşünmek beni rahatsız etmiyor; toplumun büyük bir kesiminin mizah anlayışı olmadığının farkındayım - dünyada onları eğlendirmeye çalışan insanlar olduğunun bile farkında değiller.''

Yazar aynı zamanda yazdığı kitaplardaki cümleleri nasıl kurduğunu, ipuçlarını, karalamalarını gösteriyor.Bu da beni çok etkiledi. Çünkü bu bahsettikleri bir yazarın en gizli sırları ve o, bunları paylaşmaktan çekinmiyor. 

Yazmayı zanaat olarak görmemizi söylüyor. Her gün mutlaka yazmak için zaman ayırmamız gerektiğini düşünüyor. Kendimizi geliştirmemizin yolu buymuş. 

- Ne yapmak istediğinize karar verin. Sonra yapmaya karar verin. Sonra yapın. 

-Bir yazarın tarzını sevdiğimizi söylediğimizde demek istediğimiz kağıt üzerinde ifade ettikleri şekilde karakterlerini sevdiğimizdir. 

- Kendi mirasınız dolayısıyla kaçınılmaz olduğunu düşündüğünüz şeyin peşinden gidin. 

-Okuyucu, yazarın iyi hissettiğini hissetmek zorunda. 

Bu kitapla tanışmam çok hoş bir tesadüftü. İyi ki okumuşum. Yazmayı kendi mirası olarak gören ve bunun kaçınılmaz olduğunu düşünen herkesin bu kitabı okumasını isterim.

Aslında kitabı okuyup bitirdikten sonra yazılarım gözle görülür bir şekilde değişti. Böyle usta bir adamı tanıdığım için şanslı hissediyorum kendimi. 

Tekrar okuyacağım, ömür boyu faydalanabileceğim bir kitap almışım!


Arka sayfada gördüğüm bu kitabı da listeme ekledim.



Hepsi bu :)


devamını oku